1 ... 5 6 7 8 9 10 11 12 ... 36
 

Bu konuda güzel bir kıssa anlatmaktadırlar: Mekke’de Ebu Basir adında çok güçlü ve cesur bir kişi vardı. Ebu Basir kaçarak Medine’ye gitti. Kureyş anlaşma gereğince gidip onu getirmeleri için peşine iki kişi gönderdi. Adamlar gelip, “anlaşma gereğince bunu geri götürmemiz gerekiyor” dediler. Resulullah (s.a.a), “Evet; öyledir” buyurdu. Ebu Basir her ne kadar, “Ey Allah’ın Resulü! Beni götürmelerine izin vermeyin. Onlar orada beni dinimden vazgeçirecekler” dediyse de Hazret, “Olmaz; bizin antlaşmamız var; dinimizde antlaşmaya aykırı davranmak yoktur; antlaşma gereğince onlarla birlikte git; Allah senin için bir kurtuluş yolu çıkaracaktır” buyurdu. Ebu Basir onlarla birlikte gitti. Ebu Basir’i göz altında götürüyorlardı. Ebu Basir silahsız, onlar ise silahlıydı. Medine’ye yedi km. uzaklıkta olan Zu’l-Huleyfe’ye, yani hac için ihram bağlanan Mescid-i Şecere bölgesine vardılar. Bir gölgeye çekilip dinleniyorlardı. Ebu Basir elinde kılıç olan onlardan birine, “Çok iyi bir kılıcın var; versene bir bakayım” dedi. Adam, “Al” dedi. Ebu Basir kılıcı alınca vurup onu öldürdü. Olayı gören arkadaşı var gücüyle kaçarak Medine’ye döndü. Adam Medine’ye gelince Resulullah (s.a.a), “Galiba yeni bir olay oldu?” buyurdu. Adam, “Evet” dedi. “Arkadaşınız arkadaşımı öldürdü. Çok geçmeden Ebu Basir de gelip yetişti ve dedi ki, “Ey Allah’ın Resulü! Siz antlaşmaya uydunuz. Anlaşma gereğince onlardan biri kaçıp size gelecek olursa onlara teslim etmeniz gerekiyordu. Siz de teslim ettiniz. O halde artık bana dokunmayın” dedi ve sonra kalkıp Kızıl Deniz’in sahiline gitti. Orada bir noktayı seçip kendisi için merkez edindi. Mekke’de baskı ve işkenceye maruz kalan Müslümanlar Resulullah’ın (s.a.a) kimseyi yanında tutmadığını, fakat Ebu Basir’in kalkıp Kızıl Deniz’in sahiline gittiğini ve orada bir yeri kendisi için merkez edindiğini duyunca bir bir oraya gittiler. Yavaş yavaş sayıları yetmiş kişiye vardı ve kendileri tek başlarına bir güç haline geldiler. Kureyş artık gidip gelemeyince Resul-i Ekrem’e (s.a.a) bir mektup yazarak, “Biz isteğimizden vazgeçtik; lütfen onlara bizi rahatsız etmemeleri için Medine’ye gelmelerini yazın. Biz anlaşmamızın bu maddesinden vazgeçtik” dediler ve böylece bu maddeyi uygulamadılar.

Herhalûkârda, bu barış antlaşması daha sonra yapılacak olan savaş için halkın ruhunda daha fazla zemin hazırlamak içindi; öyle de oldu. Arzettiğim gibi Müslümanlar ondan sonra Mekke’de serbest oldular ve bu serbestlikten sonra insanlar grup grup Müslüman oluyorlardı ve o yasakların tümü kaldırılmıştı.

Şimdi İmam Hasan’la (a.s) İmam Hüseyin’in (a.s) döneminin şartlarına bir göz atalım; bakalım acaba bu ikisi gerçekten farklı şartlara mı sahipti; İmam Hasan’da İmam Hüseyin’in yerinde olsaydı İmam Hüseyin (a.s) gibi savaşır mıydı ve İmam Hüseyin (a.s) de İmam Hasan’ın yerinde olsaydı o da kardeşi İmam Hasan (a.s) gibi barış mı yapardı? Kesinlikle böyledir. Ancak burada şu noktayı da hatırlatayım ki biri “İslam dini barış dini midir, savaş dini mi?” diye soracak olursa bunun karşısında cevabımız ne olmalıdır? Kur’an’a müracaat edelim. Kur’an’a müracaat ettiğimizde Kur’an’da da hem savaş ve hem de barış emri verildiğini görmekteyiz. Kafirler ve müşriklerle savaşmakla ilgili bir çok ayet nazil olmuştur. Örneğin,

“…”[26]

ve diğer ayetler. Yine barışla ilgili olarak da,

“…”[27]

Yani eğer onlar barışa eğilim gösterirlerse sen de eğilim göster. Bir yerde de,

“Barış daha hayırlıdır”[28]

buyurmaktadır. O halde İslam hangisinin dinidir. İslam dini ne sulhu sabit bir ilke bilip bütün şartlarda savaşı bırakıp barış yapmaktan yanadır ve ne de bütün şartlarda savaştan yana olup her yerde savaş olması gerekir der. Savaş ve barış her yerde şartlara bağlıdır; yani ondan alınan etkiye bağlıdır. Müslümanlar ister Resulullah’ın (s.a.a) döneminde, ister Hz. Ali’nin döneminde, ister İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in döneminde, ister diğer Ehl-i Beyt İmamlarının döneminde ve ister günümüzde, her yerde kendi hedeflerini takip etmelidirler; onların hedefi İslam ve Müslümanların haklarıdır. Bütün şartları ve mevcut durumu göz önünde bulundurduktan sonra savaş ve mücadeleyle hedeflerine daha iyi ulaşacaklarını görürlerse savaşmalı, hedeflerine barışla daha iyi ulaşacaklarını görürlerse barış yapmalıdırlar. Esasen savaş mı, barış mı? meselesi doğru şey değildir. Bunların her biri kendi şartlarına bağlıdırlar.




Dostları ilə paylaş:

©2018 Учебные документы
Рады что Вы стали частью нашего образовательного сообщества.

Şia Fıkhında Barış - ŞEHİd murttaza mutahhari Çeviren: Cafer bendiderya orijinal Adı

səhifə9/36
tarix20.11.2017
ölçüsü0.61 Mb.

Şia Fıkhında Barış


Cihad kitabında bir mesele daha söz konusudur ve o da fakihlerin ıstılahında “hudne” veya “muhadene” denilen barış meselesidir. Muhadene karşılıklı olarak anlaşmak ve hudne ise barış anlamındadır. Bu barışın anlamı nedir? Birbirine taarruz etmeme, savaşmama ve günümüz tabiriyle uzlaşmacı bir şekilde bir arada yaşamak üzere yapılan anlaşma. Burada da “Muhakkik”in “Şerayi” kitabındaki ibaretini okuyorum: “Muhadene belli bir süre boyunca birbiriyle savaşmamak üzere yapılan anlaşmadır.” Barış içerisinde yaşamak anlaşmasıdır; fakat süresinin belirlenmiş olması şarttır. Fıkıhta şu mesele söz konusudur: Eğer karşı taraf haddi zatında kendisiyle savaşılabilecek gruptansa -yani- müşrikse, onunla barış anlaşması yapılabilir; fakat belirsiz bir süreye kadar barış anlaşması yapılamaz. Belirsiz süre belirtilmeden yapılan bu şekilde anlaşma doğru değildir. Örneğin altı ay veya bir yıl, on yıl veya daha fazla şeklinde sürenin neti olarak belirtilmesi gerekir. Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.a) Hudeybiyye’de on yıllık bir barış antlaşması yapıştır. Diyor ki, “bu barış anlaşması Müslümanların maslahatı söz konusu olursa caizdir.”[24] Müslümanlar şimdilik barış yapmayı uygun görürlerse caizdir; haram değildir. Fakat dedik ki illa da savaşılması gereken bir konuda olursa -Örneğin yukarıda dediğimiz gibi Müslümanların toprağı düşman saldırısına uğrarsa- bu bir farzdır; herhalukarda bu toprağı kurtarmak gerekir; savaşarak düşmanın elinden kurtarmak gerekir. Şimdi eğer bu saldırgan düşmanla bir barış imzalanması uygun görülürse, barış imzalanmalı mı, imzalanmamalı mı? Diyoruz ki barış imzalamak maslahat olursa imzalanır; fakat belirsiz bir süreyle değil, belli bir süre çerçevesinde olmalıdır. Çünkü düşman tarafından Müslüman topraklarının belirsiz bir süre için işgal edilmesi maslahat olamaz. Maslahat ise, anlamı belli bir süre için düşmanlığı bırakmaktır. Şimdi Müslümanların maslahatı nasıl barışı gerektirebilir? “Ya direnmek için sayıları azdır”; yani düşmandan daha güçsüzdürler.[25] Eğer güçsüz iseler ve savaşları da belli bir hedefe yönelikse; o halde güçlenmek için bir süre beklemeleri gerekir. “Ya da güçlenmek için barış imzalamaktalar.” Yani barış, destek kazanmak için yapılan bir taktiktir. “Veya beklendiği takdirde düşmanın Müslüman olması umulursa.” Bu varsayım düşmanın kafir olması durumunda söz konusudur. Yani barış süresinde karşı tarafı ruhen dize getirip mağlup düşürme ümidiyle barış imzalanıyor. Nitekim ileride değineceğimiz Hudeybiyye barışında böyleydi. “Bu zaaf yönleri giderilir ve Müslümanlar düşman karşısında güç kazanırlarsa artık barış caiz değildir.”

Bu da barış ve “mudahene” meselesiyle ilgili bir bahisti. İslam fıkhı açısından barışın belli başlı bir takım şartlarda caiz olduğunu gördük. Barış ister taraflar arasında bir antlaşma imzalanması anlamında olsun ve iter savaşı bırakmak anlamında, hiç fark etmez. Çünkü burada iki mevzu söz konusudur: Bazen “barış” kelimesinden taraflar arasında bir barış antlaşmasının imzalanmasını kastetmekteyiz; bu, Resulullah (s.a.a) ve hatta İmam Hasan’ın (a.s) yaptığı gibi iki gücün birbirinin karşısında yer alıp bir barış antlaşması imzalamaya yanaştıkları durumdadır. Bazen de “barış” kelimesinden uzlaşma ve savaştan uzak durmayı kastetmekteyiz. Demişlerdir ki: Bazen düşman karşısında direnemeyeceğimizi, savaşmanın bir yararı olmadığını görüp savaşmıyoruz. Sadr-ı İslam’ı da böyle açıklamak gerekir. Sadr-ı İslam’da Müslümanlar sayı bakımından azlardı; o zaman savaşacak olsalardı kökleri kazınır, kendilerinden ve işlerinden geriye bir eser bile kalmazdı. Dedik ki, bu süre içerisinde maslahat ya destek toplamak ya da karşı taraf üzerinde manevi etkiler bırakmaktır. Burada bu ilke üzerine gerçekleştirilen Resulullah’ın (s.a.a) Hudeybiyye barışını açıklamam gerekiyor; nitekim İmam Hasan’ın (a.s) barışı da daha fazla buradan kaynaklanmaktadır.


Hudeybiyye Barışı


                                                                        Back  Index  Next
?


hadt-aiqlri---shif-39.html

hadt-aiqlri---shif-44.html

hadt-aiqlri---shif-62.html

hadt-aiqlri---shif-73.html

hadvice-to-dva-on.html